DBS Türkiye Web

Hafta'nın Kazananları Ocak-Şubat-Mart 10

There are no translations available.

Hafta'nın Kazananları Mart 10

[04.03.2010] Çağlar Çakmak, Cihangir-İSTANBUL



Hafta'nın Kazananları Şubat 10

[12.02.2010] Sertaç Şimşek, Etiler-İSTANBUL

[16.02.2010] Çağlar Çakmak, Cihangir-İSTANBUL

[25.02.2010] Sertaç Şimşek, Mecidiyeköy-İSTANBUL


Hafta'nın Kazananları Ocak 10

[05.01.2010] Doğan Özer, Avcılar-İSTANBUL





 

Ahter Sönmez - Plak Şirketlerine ve Elektronik Müzik Label'larına Demo CD Gönderimi

There are no translations available.

Plak Şirketlerine ve Elektronik Müzik Label'larına Demo CD Gönderirken Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Nedir?

Söz konusu elektronik dans müziği olduğunda, bu müziği çıkaran plak şirketlerine, label'lara veya kariyerinize yön verecek kilit isimlere prodüksiyonlarınızı, çalışmalarınızı gönderirken birkaç ufak detayı göz önünde bulundurmak alacağınız tepkide/sonuçta dağlar kadar fark yaratabilir. Label'lardaki değerlendirmeleri yapan kişilerin günde onlarca farklı CD aldığını ve sizin CD'nizin diğerlerinden birkaç adım önde değilse dinlenme olasılığının düşük olduğunu gerçeğini ne kadar çabuk kabullenirseniz o kadar az zaman kaybetmiş olursunuz. İşte size birkaç DBS tavsiyesi.

1) Parçanızın bittiğinden emin olun. Bu gerçekten çok önemli !!! "Başladım, çok iyi gidiyor ama bitmedi" demek bu parçanın profesyonel kişiler tarafından dikkate alınmayacağının garantisidir. Sadece bitmiş, yani elinizden gelen her şeyi yaptığınız, daha fazla geliştiremediğiniz parçaları gönderiniz.

2) Araştırma yapıp sizin yaptığınız sound'a hangi label'ların uyduğunu öğrenin. Label'lar ve çıkarttıkları sound hakkında geniş bilgisi olan birkaç uzmana da yaptığınız parçanın hangi label'lara uygun olduğunu danışabilirsiniz. Göndereceğiniz şirketlerin ufak bir listesini yapın ama listede 10'dan fazla label olmasını önermiyorum çünkü her bir label ile tek tek ilgilenmeniz gerekir.

3) En iyi parçalarınızı gönderin. Evet, SADECE en iyilerini gönderin. "Ya araya şunu da sıkıştırayım (hazırda bunu da dinlesinler)" düşüncesi sizin imajınızı ayaklar altına alabilecek en büyük stratejik hatadır. En fazla 3-4 parça gönderin zaten gerisini dinlememe olasılıkları yüksek. En iyi parçanızı CD'nin en başına koymayı unutmayın.

4) CD kutusu ve renkli basılmış cover kullanın. Etkileyici olsun. Burada biraz zevk sahibi olmak ve elektronik dans müziği başlığı altında çıkan profesyonel çalışmaların ne gibi (konsept olarak) cover'larının olduğunu bilmek size yarar sağlayacaktır.

5) Biyografi ve diğer ayrıntıları kaliteli kağıda basın... ki okuması zevk versin. Yazım ve imlaya ÇOK dikkat edin. Ufak bir itiraf: DBS'teki plak şirketine içerisinde yazım hataları olan, gramer açısından zayıf yetersiz CV'ler ve biyografiler geldiğinde genelde gittikleri yer çok farklı olmuyor. (Bakınız: Çöp)

6) İletişim bilgilerini (adres, telefonlar, e-mail, vb) tanıtıcı kağıtların dışında ayrıca CD'nin üzerine de yazın. Label'lar dağınık, bazı şeylerin kağıt yığınları ve bir sürü CD arasında kaybolabildiği yerlerdir. CD'nin üzerine yazılmış olan iletişim bilgisi bu noktada kurtarıcınız olabilir. Kağıt gider, CD kalır !! Tersi olursa yine size ulaşabilirler genelde size ulaşmak için bir sebepleri kalmamıştır, şansınıza küsün.

7) Göndermeden önce bağlantı kurun. Onlarla iletişim kurmak için telefonlarını ve izinlerini isteyin. Olabildiğince kibar, nazik davranın.

8) İletişim bilgilerini aldığınızda halkla ilişkiler veya herhangi bir sorumlu ile telefonda görüşün. Onlara CD gönderdiğinizi söyleyin. Sound'unuzla ilgili olup olmadıklarını sorun. Onlara orijinal sorular yöneltin. Böylece sizin göndereceğiniz CD daha bir önem kazanacaktır. Label'ı önemsediğinizi yetkili kişilere gösterin.

9) Gideceği yere sağlam bir şekilde ulaşması için CD'yi iyice paketleyin. Havalı zarf (Airenvelope) kullanabilirsiniz. Sakın ama SAKIN gönderinizi karşıya ödemeli göndermeyin !! Bu çok büyük bir terbiyesizliktir. Bana katılmıyor olabilirsiniz, buna saygım var ama ancak olaya label tarafından baktığınızda ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Parçanızın çıkacağı varsa bile böyle bir şey yaptığınız için çıkmayabilir, bunu da benden bilmiş olun.

10) Cevap almak için acele etmeyin ve arayıp da dinlediniz mi gibi sorular sormayın. Zaten onları heyecanlandıran bir şeyler yapmışsanız telefonunuz kısa sürede çalacaktır.

Saygılarımla; Ahter SÖNMEZ, DBS Records A&R

 

Ali Zilelioğlu - Türkiye'de Elektronik Müzik

There are no translations available.

Geçmişten Günümüze Türkiye'de Elektronik Müzik

Elektronik müzik 80 li yılların sonlarına doğru tüm dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de hızlı bir çıkışa geçti. Tür olarak Techno akımıyla geniş kitlelere hitap etmeye başlayan ‘bilgisayar çağının sanat dalı’ beraberinde dünya çapında çok geniş bir sektöründe yapılanmasına imkan verdi.

Ülkemizde elektronik müziğin canlanışı 90'lı yılların ortalarına denk gelmektedir. 80'lerin trendi olan hip hop – RnB kendisini, ritimlerin yükseldiği yeni bir akıma, Techno altyapılı prodüksiyonların çeşitli rap sanatçılarıyla harmanlamış örneklerine uyarlamaya başladılar.

80 jenerasyonunun yakından tanıyacağı 2 unlimited, Snap, Maxx, U 96, Technotronic, Klf vs gibi bir çok grup ve sanatçı, elektronik müzik kültürüne açılan bu kapıdan ilk geçenler oldular. Doğal olarak popüler kültürün ömrü kısa zaman aralıkları ile sınırlı kaldı ve alternatif tarz arayışları da ön plana çıkmaya başladı. Bu arayış bizim ülkemizde de kendisine ‘underground (yeraltı)’ kelimesiyle bir kimlik edindi.

Vokaller eski çekiciliklerini bir anda kaybedip sahneyi daha çok melodilere & ritimlere bırakmaya başladılar, şarkıcıların yerini prodüktörler alır oldu. İşte tam bu sırada bende dahil bir çok dinleyici ‘house music’ kavramıyla tanışma fırsatı buldu.

Bu diplerden gelen yavaş ama bir o kadarda bilinçli oluşuma,eğlence sektörüde tepkisiz kalmadı ve dj lerin ülkemizde altın çağlarını yaşadıkları Club konsepti ülkemizde de hayata geçirildi. Aynı dönemlerde açılan sadece underground dans müziği içerikli radyolarda bir anlamda ‘yelkenleri dolduran kuvvetli rüzgarlar’ yarattılar. Bir başka deyişle elektronik müziğin ülkemizdeki altın çağları yaşanmaya başlandı.

Peki daha sonra ülkemizde neler oldu?...
Vinyl (plak) kokusunun yerini cd-writer lardan yeni çıkmış yanık kokan cdler aldı.
Bu sektöre hizmet eden değerli kuruluşlar ve dükkanlar yavaş yavaş kepenklerini kapatmaya başladılar, çünkü raflarında binbir gayretlerle sergiledikleri ürünlerin neredeyse tümünü, illegal yollardan, korsan yazılımlar sayesinde kolayca elde edebilmek mümkün oldu.

Teknoloji bizleri kendi vicdanımızla başbaşa bıraktı, doğruyu yanlışı seçmek biz müzikseverlere kaldı... Ne insan emeğinin, ne de bilgi birikimlerinin hiç bir değeri kalmamaya başladı...
Bu sektörün kalbini oluşturan Dj lik mesleği bile ciddi yaralar aldı.

İşte tam bu noktada bu kültürün genç elçileri olan yeni nesile çok büyük görevler düştüğüne inanıyorum. Geçmişte yapılan hatalardan ders alınma zamanı olduğuna inanıyorum. Sadece müzik dinlemeyi, bir tarzı benimsemeyi değil, bu kültürün içerisinde her birimizin aktif bir rol alması gerektiğine inanıyorum...

Dinleyici olacak isek, iyi ve bilinçli bir dinleyici olmayı, ‘Dinletici’ olacak isek gerçekten ‘bilgi sahibi dinleticiler’ olmayı öğrenmemizin zamanının geldiğine inanıyorum... Duyarsızlığımızın, kendimizin de bir parçası olduğumuz bu kültürü temsil edenlere, istemeden de olsa verdiğimiz zararların farkına varmamız gerektiğine inanıyorum... Kendi adıma ben o ‘altın çağları’ yeniden yaşamanın özlemi içindeyim, bunu başarabilmek de hiç de göründüğü kadar ütopik bir hedef değil. Sadece ve sadece, bilgiye - birikime - emeğe gereken değeri verelim, gerisi zaten kendiliğinden gelecektir diye düşünüyorum.

   

Cihan Kaynar - Müzik Yapımında Yaratıcılık

There are no translations available.

Kimi teorilere göre daha insanlık bile var olmadan müzik vardı. Kimilerine göre ise müzik insanoğlu ile aynı çağda doğdu.. Bu iki teori arasında en fazla tepki çekeni, tabi ki insanoğlu var olmadan, müziğin var olmasıydı. Bilim adamlarının dahi "müziğin varoluşu" tartışmalarına katıldığı her daim bir gerçektir. Peki, insanoğlu var olmadan müzik nasıl var olabilirdi? Müzik insanoğlunun yarattığı bir şey değil miydi gerçekten?

Evet değildi; ilk çağın en önemli şairlerinden Lucretius için müzik, bırakın insanoğlunu, daha dünyanın ilk doğa bileşenleri yaratılırken ortaya çıkmıştı. Lucretius teorisine göre müzik; yıkım, toprak kayması, kuş sesi, rüzgar, volkanlar, var olan ilk denizler ve bunlar gibi daha birçok "doğa olayları" nın çıkarttığı seslerin, insanoğlu tarafından yapılan taklitleriydi.

Varoluşu nasıl meydana gelirse gelsin, en nihayetinde müzik; birilerinin bir takım sesler yaratmasıyla oluşuyor sonuçta. Bu "bir takım sesler" bütünün müzik ile alakadar olanı tabi ki her daim insanoğlu tarafından yaratılmıştır. Günümüzde Taş Devri koşullarını bire bir yaşayan Endonezya'ya ait, Irian Jaya'da yamyam diye tanımlanan yerliler bile, bambudan yaptıkları mızıka sayesinde, günlük yaşamlarının büyük bir bölümünü müzikle renklendiriyorlar. Daha radyoyu bile tanımamış insanların yaşadığı Afrika'nın ücra bölgelerinde, kurumuş ağaç gövdelerinin içini oyup, hayvan derisi geçirilerek yapılan tamtamlar, modern dünyadaki baterinin ataları. Amazon Ormanları'nda avlanmak için kullanılan havalı okların birkaçı bir araya getirilerek ortaya çıkartılan pan flüt, müziğin -"yaşamak" için temel kuralı- av kadar önemli olduğunu gösteriyor.Ve bu buluşların hepsi Tanrının "yaratıcılık özelliği" nin küçücük de olsa bir bölümünü aşıladığı insanların icatları. Bu buluşlar insanoğlunun çağ atlamaları, gelişimleri ve Millenium denilen şimdiki çağa gelmeleriyle eş zamanlı olarak her daim gelişti ve bu son şekline büründü: Sayısız enstrümanlar...

Bu sayısız enstrümanlar arasından özenle veya özensiz bir bölümü aynı anda birbirlerine "uyum" sağlayacak şekilde çalınıyor ve ortaya bir "ses topluluğu" çıkıyor. Yazarken çok basit ve "ne kadar da anlamsız" gibi görünen bu cümle aslında müziğin sözlük anlamını oluşturuyor. Onlarca hatta yüzlerce enstrüman arasından birbirlerine uyum sağlayanları ayırmak, daha sonra onları bir araya getirip her birine tek tek farklı tonda veya tınıda  görevler vererek ortaya bir "ses karışımı" çıkartmak hiçte kolay olmasa gerek.Ortaya çıkacak bu ses karışımını "müzik" olarak hazırlamak da çabası...

Bu denli "yaratıcılık" gerektiren ,zihinsel anlamda ufkun çok ileriyi görmesini şart koşan bir sanat dalı müzik.Ve işin hepsinden öte olan tarafı ise,yukarıda bahsettiğim gibi "Tanrının yaratıcılık özelliği" nden bir parçasını verdiği nadide insanlardan biri olmak gerekli herhalde! Yapılan müziğin tarzı, şekli, biçimi ne olursa olsun her birinde bir kurgu, bir anlatı, bir hikaye var. Peki nasıl oluşur bu hikaye? Nasıl olur da insan yaşadığı veya hissettiği bir takım şeyleri seslere dökebilir ki?

İşte konu başlığı: Müzikte Yaratıcılık...
Yaşadığın hikayeye uygun sesler, onların tonları, şiddetleri.... Hepsi hikayenin bir bölümünü anlatır. Bir sesin, müziğin içerisinde kulağınıza düşük bir seviyede gelirken anlattığı hadise, yüksek bir seviyede duyulurken anlattığı hadiseden bile farklılık gösterir. Ön plana çıkartılan sesler, arka plana gömülen sesler, ortalıkta gezinen başı boş sesler... Hepsinin anlatacak bir hikayesi var ve bu hikaye yapan sanatçının "yaratıcılığı" ile eş değerdedir. İlham da denilen bu yaratıcılık özelliğini değerlendirmek tabii ki hiçte kolay değil.

Peki ne yapmalı acaba bunu değerlendirmek için? Saatlerce, hatta günler-haftalarca hikayeyi oluşturmak için uğraşmak mı gerekir? İşte çoğu bizim gibi orta seviye müzisyenlerin yaptığı en büyük hatadır bu. Haftalarca stüdyoda bir "müzik" oluşturmak için insomnia hastası gibi yaşamak ve sonunda ortaya koca bir "hiç" çıkartmak...

Halbuki yaratıcılık her zaman "yaşamak" ama “gerçekten yaşamak" ile oluşan bir hadisedir. Hiçbir şey yapamayacağımızı bile bile stüdyoda harcadığımız haftaları, yeni aldığımız bir albümü dinleyerek, arkadaşlarımızla boş boş gezip tozarak, arabamıza binip bulunduğunuz şehrin en ücra köşelerini gezerek vs. bunun gibi yüzlerce sosyal aktiviteden bazılarını yerine getirerek değerlendirseydik, inanın ortaya çoktan anlatacak bir hikaye çıkmıştı.

Örnek vermek gerekirse, "yaratıcılık" özelliği, banyodaki su deposu gibi bir olay. Bu deponun çalışması için, ilk önce dolması gerekli. Hiç su olmayan bir yere depo taktırmak ve ondan su vermesini beklemek, portakal ağacından kavun çıkmasını beklemek gibi olsa gerek. Burada depo "ilham" ; suda "yaşam" olduğuna göre depoyu doldurmak için yaşamak şart. Her ne olursa olsun, iyi ya da kötü, bir şeyler yaşanmalı!! Yaşamak ise insanın elinde tamamen.Yaşamak eşittir görmek, duymak ve sonucundan etkilenmek... Etkilendiğiniz ve o anda hissettiğiniz duyguları da seslere dökmek... İşte müzikte daha fazla yaratıcı olmanın en önemli unsuru budur. Ve işin en güzel kısmı da, müzik yapmak için "yaşama sarıldığınızda" yaşamın her saniyesinin bile "yaşanıyor" olması.....

Aklınızdaki müziği derleyip toplayıp bir de bir araya getirmek de var değil mi? “Yapıyorum ama olmuyor" felaketi? Tek tek çaldığınızda her ses bir "şölen" iken, bir araya getirdiğinizde ortaya bir çöplüğün çıkması? Diğerlerinin yaptıkları uzaydan gelirken sizinkinin magmadan gelmesi? Yaratıcılığınız en üst seviyede iken yapıp da, sıra onları bir fotokopi gibi bir çıktı şeklinde almaya geldiğinde yaşadığınız hayal kırıklığı... Ve bu hayal kırıklığının getirdiği "beceremeyeceğim" korkusu ve bu korkunun tetiklediği "işten soğuma" duygusu... Nereden mi biliyorum? Çünkü her gün, belki de her saat yaşıyorum bunu. Ama en sondaki "soğutma duygusu" nun tetiklenmesine hiçbir zaman izin vermedim ve vermeyeceğim.

Siz siz olun ve bu duygunun tetiklenmesine izin vermeyin. Bunun içinde "yaşayın"... Yaratmak için yaşayın...Ve bunun bir şart olduğunu söylemek gereklidir ki, madem ki sonucun çıktısını almak müziği yaratmaktan farklı olan ve bilinmesi gereken ayrı bir bilim dalı olan mühendislik-teknisyenlik işi; içinde bulunduğunuz maddi manevi duruma göre erişebildiğiniz her kaynağı beyninize kazırcasına okuyun ve ömür boyu saklayın...

 

Halil İslam - DJ'lik ve Medya İkilemi Üzerine Yorumlar

There are no translations available.

Medya'nın Seçimlerimiz Üzerindeki Etkisi ve DJ'lik ile Bağdaşan Sonuçları

Türkiye'de DJ  kelimesi pek çok ülkede ifade ettiği anlamdan farklı olarak müziği çalan kişi olarak biliniyor. Eğer DJ performansını bir mekanda gerçeklestiriyorsa profesyonel olarak nitelendiriliyor. Ne yazık ki gerçek durum hiç de böyle değil.

Ülkemizde müzikle ilgili diğer bir yanılgı alanı ise müziğin sınıflandırılması konusunda karşımıza çıkıyor. Örenk olarak Trance'ı alalım. Çogu kişi dinlediği parçada hafif bir ritm sezdiği anda o parçayı hemen "techno" olarak sınıflandırıyor. Örneğin bu tarz sınıflandırma yanılgısına düşen kişiler çalan bir trance parcasınının "uplifting"  ya da "progressive" olarak isimlendiremezler. Onlara göre yabancı ve ritmik parçaların hepsi technodur. Türkiye'de trance müzik dinleyen kitle azınlıkta olduğu için çoğu kişi Don Dale çaldığı zaman yerinden hopluyor ve "Hobaaa, parçaya bak!" diyor. Bunun en guzel örneklerine yaz mevsiminde güney sahillerinde bolca rastlamak mümkün. Bu durum böyle olunca o mekanlarda performans gösteren kişiler profesyonel olmasa bile kendilerini DJ olarak nitelendirmesiyle sonuçlanıyor.

Ek olarak, bir DJ çalıstığı mekanda dinleyicisinden pozitif tepkiler alıyorsa gerçek anlamda DJ olarak nitelendirilebilir. Yalnız, yukarıda da belirttiğim gibi Türkiye'de durum tamamen farklı. Trance çalan bir DJ "Bu çok techno çaliyor!" denilip iyi olmadığı iddiasıyla karşılasabilecegi gibi, ayni DJ Don Dale çaldigi zaman "Ooo, super DJ!" olarak nitelendirilebilir. Bu durumda soyle bir soru aklımıza geliyor: "Bir DJ'i çaldiği müzik türüne göre iyi ya da kötü olarak nitelendirebilir miyiz?" Türkiye'de bu soruya verilen cevap "Evet"tir; ve "House" ya da "Dance" calan DJ'ler iyi DJ olarak benimsenmişlerdir.

Bir DJ'in iyi olarak değerlendirilebilmesi için mutlaka kendine özgün bir tarza sahip olması gerekir. Örneğin, hem "Trance" hem "House" çalan bir DJ'in performansını gerçekleştirirken bu iki tarzi birbirine karıştırmaması gerekir. Daha net olarak açıklamamız gerekirse "4 Strings - Take me Away"in ardından "Don Omar - Don Dale" ile setine devam eden bir DJ'i bırakın iyi ya da kötü olarak sınıflandırmayı DJ olarak bile nitelendirmek mümkün değildir. Bunun yanı sıra, bir DJ, elinin altındaki mikserde sadece crossfader kullanıyorsa, elleriyle ter döküp performans sağlamıyorsa, bir parçanın bitimine iki saniye kala diğer parçaya geçiyorsa ve dahası, ne bir efekt ne de bir geçis stili gerçeklestiriyorsa o kadar aleti kullanmasına gerek yoktur. Zaten Winamp da bunları yapabiliyor.

Açıkçası, daha dinlediği müziğin gerçek anlamını ve içeriğini bilmeyen toplumumuza yukarıda bahsettiğim ayrıntıları anlatmamız zor. Rock veya Metal dinleyen bir çok insan bile dinlediği grubu ve dinlediği tarzı tam benimseyemezken, insanlarımızın Trance müziğin, hatta DJ kelimesinin ne anlama geldiğini anlamalarını beklemek mucize olur.

Bunların yanı sıra, eklemek istediğim diğer bir konu ise Türkiye'de medya'nın toplumumuzu müzik alanında yanlış yönlendirmesidir. Bugün, ülkemizde yabancı müzik yayını yapan kaç kanal var ki!  Dahası yabancı müzik yayını yapan kanallar elektronik müziğe yer vermiyor. Number ONE ve son zamanlarda uyduda karşımıza çıkan MTV Türkiye sayabileceğimiz birkaç kanaldan biri. MTV bugünkü popülerliğine ulaşmadan once "Vay!! Bu kanala erişimim olsa ne güzel klipler izlerim!" şeklinde bir izlenime sahiptim.   MTV'yi seyretme fırsatım olduktan sonra bu düşüncem tamamiyle değişti. Türkiye'de yayınlanan MTV kanalı elektronik müzik açısından tam bir fiyaskodur. MTV'nin elektronik müzik yayını yapan kanalları var ama sonuçta Türkiye'de bu kanallar yayınlanmıyor.

Sonuç nedir derseniz, şöyle özetleyebiliriz: Burada Türkiye'nin popüler kanallarından söz ediyoruz. Bu kanallar izleyiciye Armin van Buuren videolarını değil de Don Dale videolarını veya parçalarını sunuyorsa, seyirci kendilerine iletilen seçeneklerin en iyiler olduğuna inanıyor. Aslında "izleyiciler" ya da "seyirciler" tabirlerini kullanırken bizler gibi sadık elektronik müzik dinleyicilerini kastetmiyorum, konuya tamamen uzak kişileri kast ediyorum. Toplumumuz radyo veya TV yayınlarının genel eğilimine kapılıyor. Medya tarafsız yayın yapmıyor. Aslında, Don Dale çalınıyorsa, aynı ağırlıkta trance klipler de yayınlanmalı ki konuya uzak dinleyiciler elektronik müzik hakkında kararlarını kendileri verebilsin.

Bu konuda başarılı bulduğum tek kanal TMF dir. Bu kanal kesinlikle çok geniş bir bakış açısı ile yayın yapıyor. Trance mi? Kralina kadar var. R&B mi? O da sonuna kadar var. Kısacası, her tarz kitleye sunuluyor. Bu çok önemli bir nokta. Kitle her tarzı dinleyebilme olanağına sahip olmalı ki kendine en uygun seçimi yapabilsin. Medya, değişik tarzları dinleme imkanı olmayan kişilere en iyisi R&B mesajını gönderirse bu kitle de Don Dale çalan DJ'I popüler yapar!

Yazımı başımdan geçen bir olayla noktalamak istiyorum. Geçen yaz, Marmaris'de severek gittigim bir klupte çalan arkadaşa gece sonunda şöyle bir soru sordum: "Neden Trance parçalar çalınmıyor bu mekanda?" Şöyle bir cevap aldım: "Bu klupte Trance çalmayı da denedim çoğu zaman, ama mekan sahibi bakkal tarzı çalmamızı istiyor. Kitle Trance'den sıkılıyor. Sonuçta işimi elimde tutabilmek için benden talep edilen tarzı çalmak zorundayım.Yoksa ben de bayılımıyorum bunları çalmaya.Trance çalındığında mekan dolmuyor ama bakkal tarzı mekanı dolduruyor işte!" Böylece medya’nın bir sonucu olarak kitle de mekan işletmecileri de DJ'leri yönlendiriyor. Durum kötü.

Halil İslam

   

Page 1 of 5